‘1’ Kategorisi için Arşiv

Köyümüz

Image Hosted by ImageShack.us  Araç  



                                                                                KÖYÜMÜZ 

Aslen Kastamonu’nun Araç İlçesine bağlı SARPUN köyündeniz.  Dedem Yemen Cephesinde ve Medine Muhafızlığında asker olarak bulunmuş Rahmetli  Hüseyin Deligöz’dür . Sol ayağının yarısını şarapnel almış götürmüş. Sağ kolunun arkası da boydan boya yarım kalmış. Babaannem Döndü, hepimizin bildiği sıradan bir köy kadını. Fazla bilgisi ve özelliği yoksa da, ailesini çekip çeviren, her türlü meşakkati çeken O idi.  Gidip gelinmeyen Yemen’e gönderdiği genç eşi’nin yokluğunu belli etmemek için olanca gücü ile çalıştığını yüzündeki kırışıklar ele veriyordu.Hepsine Allah rahmet Eylesin. Sizden de Onlara bir Fatiha rica ediyorum.

 

 

Annem bu köyün biraz üstündeki MUNAY köyünden bu köye gelin gelmiş. Daha sonra bu köyün adını AŞAĞI OBA koymuşlar. İlçeye ve yola daha uzak olmasına rağmen köyün diğer köylerden daha medeni yaşam içinde olduğu görülüyor. Bunun sebebinin, köyün kuruluşunun Osmanlı zamanında daha uzun yıllara gitmesinden olduğunu zannediyorum. Ayrıca, köyden İstanbul’a çalışmak üzere giden çok kişinin olduğu, özellikle İstanbul’daki pastanelerde çalışanların çoklukla bu köyden olmaları, yukarıdaki gözlemimin sebeplerinden biri olsa gerek..“Kastamonu” kitabında RP. Milletvekili Fethi Acar, Gurbete gidenlerin %55,7 oranında olduğunu yazıyor. (Fethi Acar-Kastamonu–1991-Sh:21)

 

 

 

 

 

 

Babam memur olduğu için bizim hayatımız çoğunlukla Araç dışında geçti. Ancak Ortaokulu Araç’ta, Lise’yi de Kastamonu’da bitirmek nasip oldu. Şu anda İstanbul’da isek de; babam 1960 da Nahiye müdürü olarak geldiği Bolu-Yeniçağa’da uzun yıllar kaldı. Yeniçağa’lılar Nahiye Müdürü olarak tayini Balıkesir’e çıktığı zaman kendisini bırakmadılar. Belediye Reisi istifa etti, babamı Belediye Reisi seçtiler ve vefatına kadar da Yeniçağa ve Bolu’da kaldı. Ancak vasiyeti üzerine Sarpun’a defnedildi. Annem de rahmetli olunca yanına gömüldü.(Gömmek=Ölünün mezara konulması – defnetmek)  

 

 



                           KÖYE DÖNÜŞ                                     



     Babamın doğup büyüdüğü SARPUN köyü, Araç İlçesine 15 Km uzaklıkta, Karabük-Kastamonu Şosesine (*) yakın bir orman köyüdür. İki mahalleden meydana gelen Sarpun, dik bir yamaca dağılmış küçük bir köy. Geçimini, (Ekin) dedikleri Buğday-Arpa ekerek, Orman İdaresinde kesimci ve nakliyeci olarak çalışarak, çok az kişinin Şosenin alt kısmında akan Araç Çayının kenarındaki sulanabilir küçük arazilerinde sebze ekerek temin ederler. Tabii büyük çoğunluğun gurbette, İstanbul’da çalışan çocuklarının getirdikleri parayı da unutmamak gerekir 

Araç, İstiklal Savaşında nüfus oranına göre Türkiye’nin en fazla şehit veren İlçesidir. Bizim Köyünden yalnız Çanakkale’de 6-7 şehit var

 

Fotoğraf: Büşra Deligöz

Babam, gençliğinde İstanbul’a gitmiş, bir simit fırınında tezgâhtarlık yapmış. Şu anda da her aileden en az bir-iki kişi İstanbul’da çalışır. Yurt dışına giden olmamış.

     İstanbul’dan köye gelen Araç’lı genç gurbetçilerin çok garip gördüğüm bir huyları var. İstanbul’da fırınlarda yatarak, her türlü sıkıntı ve zahmetle para kazandıktan sonra, belki 6 ay belki 1 yıl sonra köye dönüşünde Otobüsle Araç’a gelirler. Kıyafetleri ve konuşmaları İstanbul şartlarına uygundur.. Araç’a geldiklerinde köydeki çocuklar ve ihtiyarlar için, İstanbul’dan getiremedikleri hediye ve ihtiyaçlar varsa paraya acımadan alınır. Sonra, Köyün yakınlarına giden kamyon veya köye giden dolmuş beklenmeden hemen bir özel Çip kiralanır. Çipin ön tarafına, ellerinde, özellikle yabancı sigara yakılmış olarak oturulur,  köye hareket edilir.  Aynı kişileri, bu şekilde birkaç defa daha görürsünüz. Bir hafta, on gün sonra para suyunu çekmiş, hava atmanın zamanı geçmiş olduğundan, artık bu gençleri kamyon kasalarında, minibüs kanepelerinde otururken; hatta İstanbul iskarpinleri atılmış olarak yollarda yayan yürüyerek  pazara (Araç’a) gelirken görürsünüz. Bunu bir aşağılık duygusu veya gösteriş merakı olarak kabul edin veya etmeyin; ama ailenin ve toplumun bir davranış alışkanlığı veremediğini kabul etmek zorundasınız. (*) (köyde, Asfalt yola Şose derler)

 



                                      

 

  KÖY HAYATI                                   


 Köy hayatı oldukça farklıdır. Şu anda oldukca şehirlere uygun bina ve yaşayış olmasına rağmen, 30-40 yıl öncelerine kadar fakirlikten de öte, alışılmışlığın ve medeniyetten istifadenin az oluşundadır. Osmanlı döneminden, o günlere kadar bu köyler devlete devamlı harbetmek üzere asker gönderdi. Her haneden birkaç şehit ve gazi var. Bazen öyle zamanlar olmuş ki, köylerde yaşlılardan başka erkek kalmamış, işlerin tamamı kadınlar tarafından görülmüş. Hatta, İstiklal Harbi sırasında İnebolu’ya askeri malzemeleri kağnılarla kadınlar götürmüş.   Bu sıradaki köy hayatının bazı kesitleri de anlatmak istiyorum.

 

 Dış giyim “Şayak” denilen kalın, kıldan yapılmış yerli kumaş kullanılırdı. İç giyim, tamamen kadınların kendi dokudukları ketenden yapılma ince kumaştan oluırdu. Kim derdi ki, bu dokumalar şimdilerde bütün dünyada aranan kumaş olacak, bunu yapabilenler de azalmış bulunacak.

 

 

 

Tuvaletlerin alt bölümleri açık olur, aşağıya düşen pisliğin sesi dışardan geçenlerce de duyulurdu.  Kışları, alttan gelen soğuk sebebiyle tuvalete gitmek  mümkün olduğu kadar geçiktirilirdi.  

Işık olarak, “idare” kullanılırdı. Şimdilerde kullandığımız plastik  huninin tenekeden yapılmış şeklini düşünün. Bunun ağız kısmını kapatarak, ters çevirirseniz “idare”yi yapmış olursunuz. Bunun kenarına elle tutmak için bir de kulp ilave edin.Geniş alt kısmına gaz yağı veya ispirto konur, dar boğazdan “fitil” dediğimiz özel örülmüş kalın bir ip aşağıya sarkıtılır. İp içerdeki yağı emer, yukarıya doğru çeker. Fitili  ateşlerseniz kandil gibi az ışık veren enerji menbaını elde etmiş olursunuz.

Daha sonraları çıkan “Lüküs” herkesin kullandığı bir ışık olmaktan çok, ismi gibi lüks bir aletti. Gelen misafirler için her evde Gaz Lambası bulunurdu. Her zaman yakılmaz, evin büyüğü istediği zaman yakılırdı. Her sabah, Gaz Lambalarının kirlenen camlarının temizlenmesi, biz çocukların zevkle yapmak istediği veya seyrettiği işti. Dışarda gazla yanan fener kullanılırdı.

 

 

FENER 

 

Çoğunlukla, oturduğumuz odalarda ışık yakılmaz, odanın köşesinde yanan ocaktaki cam kütüklerinin çatırdayan ve rakseden alevlerinin ışıkları kafi görülürdü. Gece dışarı çıkan veya tuvalete giden, ocağın kenarına yığılmış “çıra” dediğimiz reçinesi oldukça fazla özel Çam parçacıklarını ocaktan yakar, onun mis gibi çam kokan rahiyasına karışan is kokusunu  almak zorunda kalırdı. Köyümüzün suyu olmadığı için, gelin ve kızlar, 3 km aşağıda akan dereden yayıklarını doldurup, bu ağır yükleri sırtlarında yokuşu çıkarlardı. Bu onların gündelik, adiyattan işleri olduğundan yerinmezler, aralarında gülüşerek, konuşarak yağmurlu günlerde çamurları yara yara evlerine dönerlerdi.  gördükçe üzülürdüm.  Köyü Şoseye bağlayan 2 Km yol, köye çıkan arabaların derin izlerini suların doldurduğu bir çamur deryası idi. Köye her gelişimizde amcamlara ve komşulara bu yola herkes üç-beş kağnı maloz atsa, yolun düzeleceğini söylediğimiz halde, onlarda gördüğümüz umursamazlık ve senelerin verdiği alışkanlığa hayret ederdim.  Köylü gerek çift sürerken, gerekse İlçeye giderken, Hayvan derisinden yapılmış çarık giyerdi. Çarık yapmak ayrı bir sanattı. Çünkü, deri sertleşirse ayağı hırpalardı. Bu sebeple derinin inceltilmesi önemli idi. Ayrıca çarığı bağlamak için deriden (Sırım) kesilirdi. Bu çarığı bağlayan iplerdi.  Köyde en iyi çarığı amcam yapardı. 1950 lerde çıkan lastik ayakkabılar lüks idi. Çiftte, yolda giyilmezdi. Dış yüzleri parlayan lastik ayakkabıların en iyiisi “Cizlevet” marka olandı. Hiç unutmam, Amcam Dedemle beraber Araç’a karpuz satmaya giderken yolda çarıklarını giyer, Araç’a girişteki köprüye gelince haybedeki Cizlavet Lastikleri giyer, çarıkları heybeye koyardı.

  

 

 

 

Dedem, Yemen’de askerlik yaparken gördüğü Karpuz ve kavunun çekirdeklerini almış, köye dönerken getirmiş. Orada öğrendiği şekilde  ekerek yetiştirmiş. Karpuz, kıraç olan arazilerimizi sevmiş, güzel mahsul vermiş. Dedem de ilk defa Araç bölgesinde Karpuz yetiştirip, satan kişi olmuş. Haftanın her Cuma günü Araç’ta kurulan pazara gider, Karpuz satardı. “Seyin Ağa” nın (1) karpuzları Pazaryerinin belli bir yerinde satılırdı.      Dedem, çevre köylerin en iyi bal yetiştiricisi idi. Karakovan denilen, arının içi boşaltılmış kütükleri kovanlara yaptığı bal emsalsiz olurdu. Bu durumda balın petek kısmını da arı kendi yaptığı için değerli olurdu. Babam, Nahiye Müdürlüğü görevi sırasında görüştüğü Ziraatcıların anlattıklarına uyarak dedemin arılarına fenni kovan ve hazır petek koymak istedi. Dedem direndi ise de, bir kısmının böyle yapılmasına razı oldu. Babamın fenni kovanlarının yarısı söndü (2) .

 

 

(1) Hüseyin, bölgede “Seyin” diye söylenir.

(2) “Söndü” tabiri arıcılıkta arının kovanı terketmesi anlamına gelir.

 

 


 

 

 

AMCAMIZ, SULTAN ABDULHAMİD’in BAŞ VEZNEDARI



       Annemin anlattıklarına göre, Osmanlı döneminde AŞAĞI OBA (Munay) köyü önemli bir yere sahip. Sultan Abdulhamid’in Baş Veznedarı Munay köyünden Halil Bey. Köyüne oldukça yardımcı olmuş. Araç’ın Merkezinde, Veznedar Sokakta bulunan ve moloz taştan harçla yapılmış olan caminin kitabesine göre; 1916 yılında Baş Veznedar Halil Bey tarafından yaptırılmış.  
 ARAÇ Veznedar Camii Mihrabı Araç mermerinden yapılmış, kâgir minaresi var. Halil Bey, Caminin vakfiyelerini de yaptırmış. Hatta, annemin anlattığına göre, ilerde yıkıldığında tekrar yapılabilmesi için temellerine altın lira koymuş.. Ne derece doğrudur bilmiyoruz. Bilindiği gibi bu çeşit rivayetler halkımıza hoş geliyor.. 

Sultan tahtan indirilince de, Veznedar Halil Bey ailesi ile birlikte İstanbul’dan köyüne gelerek yerleşmiş. Ancak, çok büyük bir serveti olmadığı anlaşılıyor.

  Image Hosted by ImageShack.usARAÇ YAYLALARININ VİDEOSU 

İşte bu Sultan Veznedarı Halil Bey benim Annemin Amcası oluyor. Hanımı ile köye gelmişse de, İstanbul hanımefendisi olan karısı köye alışamamış. Veznedarın ölümünden sonra İstanbul’a taşınmış. İki kızı ile Üsküdar tarafında oturduğunu, köyden gidenleri de pek kabul etmediğini rahmetli annem anlatırdı.

 

                          

 

Anneannem, genç yaşında kocasının Çanakkale’de şehit olması üzerine 4 çocukla dul kalmış.Köylerde çoklukla olmasına rağmen, yeniden evlenmeyerek, kendisini çocuklarına adamış. Okuma-Yazma bildiği için çevre köyler de dahil, bölgenin kadınlarına Hocalık yaparmış. Cenazeleri yıkar, mevlit ve Kur’an okur ama ücret almazmış.  

 
 

 

Abdülhamit’in tahtan indirilişi ile köyüne dönen Veznedar Halil Efendiye de hiçbir karşılık almadan bakmış. Cihan Harbi ve İstiklal Harbi sırasında büyük sefalet çekmişler. Köyün erkekleri Harbe gitmişler, çifti-tarlayı kadınlar yapmak zorunda kalmış. Cumhuriyetin kuruluşu onlara biraz ferahlık vermiş, fakat dağlarda gezen eşkıyaların sık sık ellerindeki ekmek ve katığı almaları köylüyü zora sokarmış.Bu sıkıntılara rağmen Kocasının Şehit aylığını, şehadet bedeli  olur diye almamış.

 

 SOLDA ÖNDE  KASTAMONU  LİSESİ Anneannem okulun ve okumanın önemini çok iyi bildiği için çocuklarını okutmuş. Büyük oğluna Kastamonu’da Liseyi bitirtmiş. Annemi hem Kur’an okulunda hem de Cumhuriyet kurulunca İlkokulda okumuş.  Bu, O zaman bir köylü kadını için çok büyük bir fikir ve fedakarlık olsa gerek.

 

 



AMCAM AHMET DELİGÖZ

Amcam Ahmet Deligöz, askerliğini Jandarma Onbaşısı  olarak yaptığı Van-Özalp kazasında başından geçen 33 kişinin kurşuna dizilmesi hadisesini bana anlatmıştı. Söylediğine göre, hiçbir mahkeme kararı olmadan bir köyden toplanan 33 kişiyi bir derenin kenarında kurşuna dizmişlerdi. Kurşuna dizen askerler arasında amcam Ahmet Deligöz de bulunuyordu. Ben önce buna inanamadım, ancak daha sonra yaptığım araştırmada böyle bir hadisenin CHP döneminde Mustafa Muğlalı isimli Paşa tarafından yapıldığını, daha sonra DP döneminde Meclise de intikal ettiğini öğrendim.



33 KİŞİNİN KURŞUNA DİZİLMESİ



      Evet, 33 kişi hiçbir karar olmadan, emirleri kanun olan kumandanların emriyle Van’ın Özalp İlçesinde bir şafak vakti kurşuna dizildiler. Bu, CHP döneminde, adalet ve hakkaniyet yerine, zulüm ve şahsi  kararların geçerli olduğunu gösteren çok trajik bir olaydı, Bu hadisenin şahidi olarak amcamdan dinlediklerimi anlatmak istiyorum. 

 
 

 

Hadise Van’ın İran hududuna yakın olan Özalp İlçesinde geçer.  İran-Türkiye hududunda bulunan bir köyde oturan Misto isimli bir ağa vardır. İran tarafında oturmasına rağmen Misto Ağa Türk asıllı. Misto Ağa tek kızını Türk tarafındaki bir köye gelin olarak verir.

İran-Türk sınırında devamlı hayvan hırsızlıkları olmaktadır. Misto Ağa’nın da yüzlerce koyunu Türk tarafından gelen hırsızlar tarafından çalınır. Misto Ağa, Van valisine müracaat ederek, koyunlarının bulunmasını ister. Cevap verilmeyince de müracaatını tekrarlar. Yine cevap alamayınca, adamları ile sınırı geçip, Özalp İlçesini basar, bulduğu koyunları alıp-gider.

Bu hadise üzerine, Misto Ağa’nın kızının gelin olduğu köyün erkekleri, Ağaya yardım ettikleri iddiası ile tevkif edilip, mahkemeye verilir. Yapılan muhakeme sonunda köylüler beraat edilip, serbest bırakılırlar.



                                          MUSTAFA MUĞLALI PAŞA 



   O bölgenin askeri Komutanı Meşhur Paşalardan Mustafa Muğlalı’dır. Paşa, bu beraate çok kızar ve bu adamların toplanıp, kurşuna dizilmesi için emrindeki Jandarma Komutanına emir verir. 

 
 

 

Haber, CHP nin Umumi Müfettişi olan Avni Doğan’a intikal ettirilir. Avni Doğan acele Vana gider ve Muğlalı Paşa ile görüşür. Van Valisi Hamit Bey’in de bulunduğu toplantıda Paşa, “ Sizi alakadar etmeyen bir konu” diye Avni Doğan’ ın talebini reddeder.

Bir şafak vakti Jandarmaların köyden topladığı 33 kişi dere kenarında kurşuna dizilir.

Hadise halktan gizlenir. Köydeki akrabaları ve duyanlar da korkularından hiçbir yere müracaat edemezler.  Kurşuna dizilenler arasında Aydın tarafında askerliğini yapmakta iken, o gün köyüne izinli gelen bir asker de vardır. Askerin Aydındaki birliği, izin tecavüzünden dolayı hakkında Özalp Askerlik Şubesine yazı yazarak, yakalanıp gönderilmesini ister.

Özalp Askerlik Şubesi Başkanı olay Albay, Muğlalı Paşa’nın baskısına rağmen durumu Aydın’daki birliğe resmi yazı ile bildirir. Böylece 32 vatandaşın kurşuna dizilme hadisesi resmi kayıtlara geçer.   Sonradan yapılan soruşturmada 32 kişinin kurşuna dizilmiş oldukları anlaşılmaktadır, 33. ncü kişi ise, bu kişiler öldürülmeye sevkedilecekleri anda Yüzbaşı Vahdet Yüzgeç’in müdahalesi üzerine, Türk askerinin kadına kurşun atmayacağı gerekçesi ile, serbest bırakılmış olan Mehmet Mısto’nun Türk uyruğundaki kızı Zühre’dir. Durum askeri hiyerarşi içinde Hudut Tabur Kumandanlığından 266. Alay Kumandanlığına ve oradan da Tümen, Kolordu Kumandanlıkları yolu ile ve ayrıca Şükrü Tüter tarafından telefonla 3. Müfettişi Mustafa Muğlalı’ya ve O’nun tarafından da şu tezkere ile Kurmay Başkanlığına bildirilmiştir.  

   
Bu vatandaşları kurşuna dizen birliğin içinde Amcam da olduğu için bana doğruları anlatmıştı. Hatta askerin alınmasında onu kurtarmak istediğini, ancak muvaffak olamadığını da söylemişti. Kurşuna dizme hadisesinde de “hiç kimseye bir tek bile kurşun atmadım. Kurşunları boşa sıktım. Vebale girmek istemedim” demişti.

 

Böyle bir hadisede Devletin anlayışını görmek için şu iki haberi okumak yetiyor:

1- Hadisenin konuşulduğu, ama soruşturulamadığı tek parti döneminde Erzurum’a gelen milli şef İsmet İnönü’nün şöyle söylediği iddia edilir: “Muğlalı Doğu’nun kralıdır. Ben, onun burada bulunması sayesinde rahat uyuyorum.” 2- Van Özalp’ta 61 yıl önce 33 kişiyi kurşuna dizerek öldürmekten 12 Nisan 1952′de idam hükmü giyen ve dosyası temyizde iken 11 Aralık 1951′de cezaevinde  ölen dönemin 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Mustafa Muğlalı’ya “iade-i itibar” yapılacağı yönünde 28 Şubat 2004′te Genelkurmay Başkanlığı’nca açıklama yapılırken, Özalp Jandarma Sınır Tabur Komutanlığı’na “Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası” adı verildi
    Bu konuda geniş bilgi almak, özellikle olayı 1958 tarihli Meclis Tahkikat Komisyonu raporundan  öğrenmek isteyenler şu siteye başvurabilirler:

     http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=6&ArsivSayfaNo=4

 

 

 

 

Hicaz Cephesi

 Yemen ve Medine Mudafiliği

 

 


ÖNCE YEMEN, SONRA MEDİNE MÜDAFİLİĞİ


Dedem, zayıf ve sinirli, çok az gülen, güldüğü zaman yüzünde buruk bir ifade oluşan, çok dürüst ve inançlı bir kişiydi. 8 yıllık askerliğin 6 yılını Yemen ve Medine’de yaparken karşılaştığı sıkıntı ve korkular, O’na gülmeyi unutturmuş. 

Beni yanına alır, Yemen’den, Medine’den, Araplardan, Çölden anlatırdı. Küçük dinleyicisinin anlayıp-anlamadığına bakmadan, sonradan tarihte okuduğumuz birçok hadiseleri anlatırdı. Yemen cephesinde sol ayagının yarısını kaybettiği için O’nu cepheden alıp, Medine Muhafızları arasında görevlendirmişler.

 

 

 Anadolu’dan yeni gelmiş askerler Yemen’de yürüyüş halinde

 

Medine Muhafızı Fahrettin Paşa’nın çok yakınında İngiliz ve Araplarla çarpışmış, Fahrettin Paşa’yı çok seviyordu. Onunla beraber Peygamber şehrini müdafaa etmeyi hayatının en büyük şansı sayıyordu. 

 

 


                                       LAWRENCE


 

  

Lawrens’in arapları Türklere düşman yapmak için şeytanın bile aklına gelmeyecek hilelerini anlatırdı.      

 

Lawrens Arapların altın hırsını  bildiği için, “Türkler, size kalmasın diye altınlarını yutuyorlar” yalanına şahit olarak, birkaç Türk şehidinin iç organlarına yerleştirdiği altınları, daha sonra bu şehitleri kılıçla keserek, çıkan altınları gösteriyor. Dedem, Arapların devamlı Türk Şehitlerinin kılıçlarla mide bölümünü açmalarının sebebini önce anlayamadıklarını, ancak daha sonra bunu duyduklarını söylerdi.

 


                                    ESTER SUVARİ ALAYI


 

 

Dedemi çok genç yaşta ve yeni evli iken askere almışlar ve doğru Yemen Cephesine göndermişler. Yemen’de “Ester Suvari Alayı”nda görev yapmış. Ester, “katır” demekmiş.  Dedem kendilerine 3 şeyin zimmetlendiğini, bunları ölümleri pahasına korumaları gerektiğini komutanların istediklerini söylerdi. Birincisi ve en değerlisi “Ester” miş. İkincisi, katıra yüklü olan mitralyöz ve mermileri, üçüncüsü de, sırtlarında taşıdıkları mavzerleri. Kendilerini telef edebilirler, ama bunlara zarar gelmemeli imiş. Zira, arkadan gelecek başka binek ve silah yok.

 

Dedem, her gün bir ölçek arpa tahsisatları olduğunu söylerdi. Bu, hem kendilerinin hem de katırın günlük gıdası imiş. “Arpayı biz yesek katır aç kalır, yürüyemez.  Katır yese biz aç kalır, yürüyemezdik” diyordu.  

Sonunda, bunun çaresini bulmuşlar. Arpayı önce katıra yedirirler, sonra da katırların arkasına geçer, onların pislemelerini beklerlermiş. Zira katır bütün arpayı hazmetmez, bir kısmını dışkı içinde tane olarak dışarı atarmış. Katırının pislediğini gören asker hemen dışkıyı alır, güneşte kurumaya koyarmış. Çöl güneşinde kuruyan dışkı ufalanır, içindeki tane arpalar ayrılır, bunlar ezilerek un haline getirilir ve o günkü “tayın” (*) ortaya çıkarmış. (*) Tayın= günlük yemek

 

Bir defasında günlerce hayvanlardan askere fazla bir yiyecek kalmadığı için, bazı askerlerin çarıklarını ıslatıp, yediklerini de anlatığını hatırlıyorum. Rahmetli, bunu hiçbir zaman unutmadı. Köyde sofraya oturulduğu zaman, dökülen ekmek kırıntılarını toplayıp, yer ve yedirirdi. Bu konuda o kadar katı idi ki, bunu yapmayanlar çok şiddetli bedelini ödemek zorunda kalırlardı. Aylarca, ekmeğini, katırın pisliğinden çıkaran kişi için bu tepki hoş görülürdü.  

Osmanlı yüzbinlerce şehid verdi Yemen’de. Bugünkü işgal kuvvetleri gibi, Yemende madenler bulunduğundan değil, Petrol gelirlerine el koymak için değil; sadece, Mukaddes Toprakları koruyabilmenin yolu buradan geçtiği için.. İslam topraklarının en uç kalesi olduğu için..Bir asır önce Yemen’e gelen askerimiz, sert bir çöl yolculuğundan sonra yüksek Dağların zirvesindeki Menaha’ya ulaşır; buradan Heyma vadisinden geçerek Sana’ya  ulaşırmış. Bu yolda hayvanlar bile basacağı yeri önce ayaklarıyla yokladıktan sonra basarlarmış. Böyle sarp yamaçların bulunduğu yolda bazen develer bile, tökezler uçuruma yuvarlanırlarmış.

 

Eman Turizmin çıkardığı EMAN NAME’de Sayın Muhsin Öztürk şunları yazıyor:”Menaha’dan biraz bahsetmek gerekiyor belki. Yer yer Osmanlı kulelerinin göze çarptığı, Mehmetçiğin en çok kırıldığı yer burası. Bardaktan boşanırcasına yağmurun yağdığı ikindi saatlerinde yine bir vadinin kenarında Yemenli ev sahiplerimizin ne kadar anladığını bilmeyerekten Yemen türküsünü söylüyoruz hep birlikte.. Yemen’e dair hatıraları daha yakın yaşlı kafile üyeleri göz yaşlarını tutamıyorlar.. Nasıl duygulanmasınlar ki; …Huş denilen mevkinin tam üzerindeydik; yolu yokuştu ve gidenin geriye dönemediğinin, dönemeyeceğinin en büyük şahidinin şahidliğini yapıyorduk. Belkis’in sarayının bulunduğu Sebe Yemen’de. Dünyanın en eski su barajları, su bentleri Yemen’de..Türk Mahallesi, Türk mezarlığı, Yahudi kenti Habbabe Yemen’deTarihi, ve stratejik ülke Yemen’e  Osmanlı gereken önemi vermiş, yüzbinlerce evladını bu yollarda feda etmişti.

 


BURASI YEMENDİR..


 

  

Geçen asrın başlarında Yemen o kadar uzak, gidilemeyen, gidilse de dönülemeyen, dönmeyenlerin hikayeleri ile bilinen bir yer.. Yemen’e gönderilen asker evinden ayrılırken yakınlarına son vedasını yapar, helallik diler, en katı yürekliler dahi gözyaşlarını tutamadan yolcu edilirdi 

 Burası Yemedir, gülü çemendir,Giden gelmiyor acep nedendir ?   

 

dedirten bir yolculuk.. Dedem de böyle yolcu edilmiş.. Gelemeyeceği kabul edillerek yolcu edilmiş.. Ancak,  askerden terhis edilip, köye geldiğinde, evde 6 yaşında bir erkek çocuğunu görünce deliye dönmüş.  Bunu kimden peydahladın ? ” diye rahmetli Baba annem’e saldırmış. Araya girenler,  -    Seyin Ağa, sen Yemen’e giderken köye izinli geldiğini unuttun mu ?  diye ikna ederler.

 

Kendisi askerde iken doğan oğluna Yemen’e giden askerden dönemez diye kendi adı verilmiş. Bu, 6 yaşındaki Hüseyin oğlu Hüseyin Deligöz, benim babam olan Hüseyin Deligöz dür.  


HİCAZ CEPHESİ


 Dedemin askerliğini yaptığı Yemen ve Medine Cephesi hakkında bazı  bilgileri vermek istiyorum. Bu cephe halk arasında (Yemen cephesi) adıyla da anılır. I. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı Devleti 4 Tümenlik bir kuvvetle Arabistan’daki kutsal şehirleri korumaya çalıştı

 7.Kolordunun birer tümeni Hicaz, Asir, San’a ve Hudeybe’de konuşlandırılmıştı. Uzaklık sebebiyle bu tümenlere yeni asker, malzeme ve silah desteği sağlanamıyordu. 1916 yılında İngilizlerin kışkırtmasıyla, Araplar kendilerini koruyan Osmanlı Kuvvetlerine karşı ayaklandı. Mekke Şerif’i Hüseyin, bağımsızlığını ilan etti. Yemen’de İmam Yahya Osmanlılara bağlı kalırken Asir’de Seyyid İdris de ayaklanmaya katıldı.”

 http://www.osmanli700.gen.tr/olaylar/olaya1.html

 


ŞERİF HÜSEYİN


Filistin-Sina cephesinde muharebeler devam ederken Hicaz’da Osmanlıların kuvvet ve kudretinden korkan Şerif Hüseyin, Hicaz bölgesini ayaklandırmak için gizliden gizliye çalışıyordu. Önce halkı kışkırtarak ayaklandırdı. O tarihte Osmanlı Devletini idare edenler Araplarla iyi geçinmek düşüncesiyle başkaldırma hareketlerini şiddetli bir şekilde bastırmadılar, çekingen davrandılar. 

Hükümetin bu siyaset ve tutumunu Hicaz’a genel vali olarak atanan Cemal Paşa da devam ettirdi. O da Şerif Hüseyin ile iyi ilişkileri devam ettirmek ve ara bozacak her türlü hareketlerden kaçınmak için büyük çaba harcadı.

 

 

 

Cemal Paşanın daveti ile Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal Şam’a gelmişti. Kendisine büyük bir karşılama töreni yapıldı. Daha sonra İstanbul’a davet edilen Faysal, orada çok iyi misafirperverlik gördü. Cemal Paşa, Emir Faysal ile bir anlaşma yapmıştı. Bu anlaşmaya göre Faysal 1500 hecin devesine bindirilmiş süvari (Hecin Süvari) ile 2 nci Kanal Seferine katılacaktı. Anlaşmaya göre ona 60.000 altın verilmişti.

 

Türklerle iyi ilişkiler kurmayı istemeyen babası Şerif Hüseyin, Kanal harekatına katılmak için Türkler tarafından kabulüne imkan olmayan koşullar ileri sürdü. Nihayet İngilizlerden büyük para yardımı ve Arabistan’a kral olma sözünü alarak Osmanlı Hükümetine karşı açık bir şekilde cephe aldı.

 

 Haziran 1916′da kendini haklı göstermek amacıyla bir bildiri yayınlayan Hüseyin, Arap büyüklerinin haksız cezalandırıldıklarını, meşrutiyetin ilanından beri Osmanlı İmparatorluğunun fena idare edildiğini, genç Türklerin açmış oldukları savaş yüzünden Hicaz halkının sefalete uğradığını, Türk basınında Peygamber’e karşı kullanılmakta olan lisanın geleneksel hükümranlıkla bağdaşmadığını ve daha gerçeğe uymayan bir takım sebepler ileri sürdü.

 

 

Suriye ve Filistin’de İngilizlerle savaş halinde iken sudan sebeplerle Türk kuvvetlerini arkadan vurmak isteyen Şerif Hüseyin‘e karşı Hicaz harekatı açılmıştı.

 

            

                                   Osmanlı askerlerinden bir bölümü dinlenirken

16 Haziran 1916′da Hicaz vali ve komutanlığına Galip Paşa getirildi. Bu bir piyade alayı ve iki dağ bataryasıyla Mekke’ye girerek oradaki zayıf Türk birliğini takviye ettiyse de, bu kuvvet Şerif Hüseyin‘in geniş ölçüdeki hazırlık ve harekatına engel olamadı.

 

Mekke ve Cidde’yi ele geçiren Araplar, Medine üzerine yürüdükleri zaman Türklerin direnmesiyle karşılaştılar. Buraya gönderilen takviye kuvvetleriyle taarruza geçen Türkler, bazı önemli mevzileri aldılar. Ordu Komutanlığı yetkisiyle Fahrettin Paşa Medine muhafızlığına getirildi. Hicaz’ın savunulması anavatanı Hicaz’a bağlayan demiryolunun işler bir durumda bulundurulmasıyla mümkündü. Çünkü savaş malzemesi ve yiyeceğini Şam’dan sağlayan Medine’deki Türk birlikleri bu demiryolundan faydalanıyorlardı. Bu hattın elde bulundurulması ve güvenliğinin sağlanması için 1 nci Kuvve-i Mürettebe adıyla bir komutanlık kuruldu ve Akabe’deki kuvvetler de bu komutanlığa bağlandı.

Demiryolunun korunmasında bir piyade alayı, katıra bindirilmiş süvari, hecin süvari alayları ve bir kaç gönüllü küçük birlik verilmişti.

 


OSMANLI TEYYARELERİ HİCAZ’da


 

Medine’de Araplara karşı askeri harekata girişildiği zaman kara birlikleriyle işbirliği için bir tayyare bölüğünün Hicaz’a gönderilmesi istenmişti.   

 

 

 

 

                                                           

 Hicaz’daki birleşik kuvvetlere katılmak üzere İstanbul’daki 3 ncü Tayyare Bölüğüne emir verilmiş ve bölük 23 Haziran 1916′da İstanbul’dan hareket etmişti. Bölüğün mevcudu, dört subay, bir tüfekçi, bir katip ve 103 er idi..Bölüğün üç uçaklık bir kısım Medine’ye Birleşik Kuvvetler emrine gönderildi. Daha sonra Tayyare Bölüğünden dört uçak ve yedek malzeme daha gönderildi.

 

Bu uçaklar hem Hicaz’dan cesaret alarak Havran ve Cebeli duruz dolaylarında da ayaklanan asilere karşı, hem de Hicaz demiryolu üzerinde bulunan köprü, istasyon ve demiryolu inşaat faaliyetlerini tespit etmek üzere uçtular..

 

Hicaz’ın savunulması için Hicaz demiryolunun korunması önemliydi. 1916 yılında kurulan 1 nci Kuvveti Mürettebe Hadiye, Tebük bölgesinin korunmasını üzerine almıştı. 1917 Ocak ayında İngilizler Akabe körfezinin güneyinde yer alan Aluca’yı bombardıman ederek kıyıya, Mısır ve Sudan askeri çıkardılar. Kıyı savunmasına verilen akıncı alayı ve çıkan birlikler Emir Faysal kuvvetlerine katıldığı gibi bu bölgedeki Araplar da Emir Faysal’a döndüklerinden Hicaz demiryoluna karşı taarruzi hareketler artmaya başladı.  

 

 

Hicaz için ayrılmış olan birleşik kuvvetlerin koruyacağı yol 500 kilometreden uzundu. Buna karşılık eldeki kuvvet, bir piyade alayı, savaş gücü zayıf Ester süvari ve Hecin süvari alaylarından ve ayrıca bazı küçük gönüllü birliklerden kurulmuştu.

 

Yolun kuzey kısmı 8 nci Kolorduya, orta kısmı 1 nci Kuvve-i Mürettebeye ve Medine ‘ye yakın olan kısmı da Medine Muhafız birliğinin sorumluluğu na verildiyse de uzun hat sık sık Araplar tarafından yapılan atlı akınlarla kesilmekte ve Türk birliklerinin duruma el koyması ile yeniden açılmaktaydı. Hattın emniyeti ile görevli 3.ncü Tayyare Bölüğü de asilere karşı kullanılıyordu.

 

Hicaz harekat sahasındaki Araplar, demiryolu boyunca hareket üsleri kurarak mevzi almışlardı. Makineli tüfeklerle donatılmış olan bu kuvvetlerin girişmiş olduğu baltalama hareketlerini, bölgenin savunmasına ayrılan sınırlı sayıdaki Türk kuvvetleriyle kontrol etmek çok zordu.

 

Maan’a yerleşen 3 ncü Tayyare Bölüğü uçuş hazırlıklarını tamamlayarak asi Araplara karşı harekete geçmişti. Bölük, Ağustos ayında genel olarak Cebel-i berka, Kuveyra, Akabe ve Vadi-i musa dolaylarında 1917 Eylül ayından 1918 Ocak ayı ortasına kadar Vadi-i musa, Dellage, Müdavera (Müdevvere), Kuveyra, Şöbek ve demiryolu hattı üzerinde 51 keşif ve bombardıman görevi yapmıştı

 

3 ncü Bölüğün 20 uçağa çıkarılması için yapılan bütün yazışmalara rağmen uçak yardımı almak mümkün olmadı. Araplara karşı yapılan hava harekatlarında gün geçtikçe kuvvetlenen İngiliz hava kuvvetleri etkisini göstermeye başlamıştı. Maan hava alanına İngiliz uçakları 28 Ağustos 1917′de ve 10 Ekim’de de ikişer uçakla hücum ederek toplam olarak yedi eri şehit etmiş ve dört eri de yaralamıştı.

 


DEMİRYOLU


                                  

                           

Medinedeki askerlerimizin ve uçaklarımızın hayatları pahasına korumaya çalıştıkları HİCAZ DEMİRYOLU  hakkında bazı bilgileri de sunmak istiyorum. Bu demiryolu Osmanlı’nın Ortadoğu’ya hakimiyetini devam ettirebilmek için yapılmış en büyük ve en radikal çalışmadır. Zira, o sırada devletin siyasi ve mali durumu bu kadar büyük ve riskli bir yatırıma müsait olmamasına rağmen, Rahmetli Sultan Abdulhamit ileri görüşü sayesinde bu kararı vermiş ve lokomotiflerini Medine garına kadar ulaştırmıştır.

 

Osmanlı İmparatorluğunun son görkemli eserini Batılılar “mümkün olmayacak bir rüya” kabul etmelerine rağmen, Sultan, 2 Mayıs 1900 tarihinde yayınladığı irade ile başlattığı Hicaz Demiryolunu tamamen iç kaynaklardan finanase etmiş, yabancılardan hiçbir kredi alınmamıştı. 8 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanan demiryolu, 1464 Km. olarak 1 Eylül 1908 de Sultan’ın tahta çıkışının 33. üncü yıldönümünde işletmeye açıldı. İngiliz The Times Gazetesi “Türkler belli bir ideale erişmek için büyük engelleri aşmak yeteneğine sahiptirler” derken, bir diğeri “Hicaz Demiryolu, Osmanlı Devletinin kendi topraklarında ilk kez kendisine ait olan bir demiryoludur.” diye yazmaktaydı.

 Sultan II. Abdulhamit

 Ancak, ne yazık ki kendisinin tahtan indirilmesinden sonra gelenlerin yeterli devlet tecrübelerinin bulunmaması sebebiyle Osmanlı sonu feci neticeler verecek maceralara girilmiş, Mondros mütarekesi ile de bu büyük proje, kendine ulaşılmak için yapıldığı Medine ile birlikte elimizden çıkmıştı. 

 

Sultan Abdulhamit Han tarafından yaptırılan Medine Tren Garı eski haliyle

 

 

Demiryolunun önemi sadece Medine’ye ulaşmasından gelmiyordu. Almanlara yaptırılan Bağdat Demiryolu ile birleştirilerek Basra körfezine; İngilizlere yaptırılmakta olan Hayfa demiryoluna bağlanarak Akdeniz’e, Mekke ve Cidde’ye uzatılarak Kızıldeniz’e ve Yemen’e  uzatılarak Hint Okyanusuna ulaşılabilecekti. Böylece Karadeniz’den; Akdeniz’e, Kızıldeniz’e, Hint Okyanusuna, Umman Denizine ve Basra körfezine kadar bütün bölge Osmanlı’nın kontrolunda olacaktı.

 

İşte bu sebeple Avrupa’lı  “yapılamaz, ulaşılamaz” diyerek bu projeyi psikolojik olarak engellemeye çalıştı. Ancak, ileri görüşlü Sultan Abdulhamit, Onları devreye sokmadan kendi imkanları ile bu büyük ideali gerçekleştirdi.  

 

 

Hicaz’a hakim olan Arap idarecileri hattın fonksiyonunu idrak edebilmek bir yana, bütün hat boyunca köprüler, su depoları, istasyonlarla yöreye vurulmuş Osmanlı damgasını silmek uğruna demiryolunu ve Medine Garındaki lokomotifleri çürümeye terkettiler.

 

 

Suriye’liler demiryolunu işletmeye devam ettiler. Orjinal Hicaz Lokomotifleri tamir edilerek seferlerine devam ediyorlar. Ürdün topraklarındaki kısım da işletmeye açık durumda. Burada da buharlı Hicaz Demiryolu Lokomotifleri halen kullanımda.  Kudüs ve Hayfa demiryolları kısmen atıl olmasına rağmen varlıklarını devam ettirmekte. Beyrut-Şam hattı ise tamamen harebe durumdadır.