Mart, 2009 için Arşiv|Aylık arşiv sayfası

Köyümüz

Image Hosted by ImageShack.us  Araç  



                                                                                KÖYÜMÜZ 

Aslen Kastamonu’nun Araç İlçesine bağlı SARPUN köyündeniz.  Dedem Yemen Cephesinde ve Medine Muhafızlığında asker olarak bulunmuş Rahmetli  Hüseyin Deligöz’dür . Sol ayağının yarısını şarapnel almış götürmüş. Sağ kolunun arkası da boydan boya yarım kalmış. Babaannem Döndü, hepimizin bildiği sıradan bir köy kadını. Fazla bilgisi ve özelliği yoksa da, ailesini çekip çeviren, her türlü meşakkati çeken O idi.  Gidip gelinmeyen Yemen’e gönderdiği genç eşi’nin yokluğunu belli etmemek için olanca gücü ile çalıştığını yüzündeki kırışıklar ele veriyordu.Hepsine Allah rahmet Eylesin. Sizden de Onlara bir Fatiha rica ediyorum.

 

 

Annem bu köyün biraz üstündeki MUNAY köyünden bu köye gelin gelmiş. Daha sonra bu köyün adını AŞAĞI OBA koymuşlar. İlçeye ve yola daha uzak olmasına rağmen köyün diğer köylerden daha medeni yaşam içinde olduğu görülüyor. Bunun sebebinin, köyün kuruluşunun Osmanlı zamanında daha uzun yıllara gitmesinden olduğunu zannediyorum. Ayrıca, köyden İstanbul’a çalışmak üzere giden çok kişinin olduğu, özellikle İstanbul’daki pastanelerde çalışanların çoklukla bu köyden olmaları, yukarıdaki gözlemimin sebeplerinden biri olsa gerek..“Kastamonu” kitabında RP. Milletvekili Fethi Acar, Gurbete gidenlerin %55,7 oranında olduğunu yazıyor. (Fethi Acar-Kastamonu–1991-Sh:21)

 

 

 

 

 

 

Babam memur olduğu için bizim hayatımız çoğunlukla Araç dışında geçti. Ancak Ortaokulu Araç’ta, Lise’yi de Kastamonu’da bitirmek nasip oldu. Şu anda İstanbul’da isek de; babam 1960 da Nahiye müdürü olarak geldiği Bolu-Yeniçağa’da uzun yıllar kaldı. Yeniçağa’lılar Nahiye Müdürü olarak tayini Balıkesir’e çıktığı zaman kendisini bırakmadılar. Belediye Reisi istifa etti, babamı Belediye Reisi seçtiler ve vefatına kadar da Yeniçağa ve Bolu’da kaldı. Ancak vasiyeti üzerine Sarpun’a defnedildi. Annem de rahmetli olunca yanına gömüldü.(Gömmek=Ölünün mezara konulması – defnetmek)  

 

 



                           KÖYE DÖNÜŞ                                     



     Babamın doğup büyüdüğü SARPUN köyü, Araç İlçesine 15 Km uzaklıkta, Karabük-Kastamonu Şosesine (*) yakın bir orman köyüdür. İki mahalleden meydana gelen Sarpun, dik bir yamaca dağılmış küçük bir köy. Geçimini, (Ekin) dedikleri Buğday-Arpa ekerek, Orman İdaresinde kesimci ve nakliyeci olarak çalışarak, çok az kişinin Şosenin alt kısmında akan Araç Çayının kenarındaki sulanabilir küçük arazilerinde sebze ekerek temin ederler. Tabii büyük çoğunluğun gurbette, İstanbul’da çalışan çocuklarının getirdikleri parayı da unutmamak gerekir 

Araç, İstiklal Savaşında nüfus oranına göre Türkiye’nin en fazla şehit veren İlçesidir. Bizim Köyünden yalnız Çanakkale’de 6-7 şehit var

 

Fotoğraf: Büşra Deligöz

Babam, gençliğinde İstanbul’a gitmiş, bir simit fırınında tezgâhtarlık yapmış. Şu anda da her aileden en az bir-iki kişi İstanbul’da çalışır. Yurt dışına giden olmamış.

     İstanbul’dan köye gelen Araç’lı genç gurbetçilerin çok garip gördüğüm bir huyları var. İstanbul’da fırınlarda yatarak, her türlü sıkıntı ve zahmetle para kazandıktan sonra, belki 6 ay belki 1 yıl sonra köye dönüşünde Otobüsle Araç’a gelirler. Kıyafetleri ve konuşmaları İstanbul şartlarına uygundur.. Araç’a geldiklerinde köydeki çocuklar ve ihtiyarlar için, İstanbul’dan getiremedikleri hediye ve ihtiyaçlar varsa paraya acımadan alınır. Sonra, Köyün yakınlarına giden kamyon veya köye giden dolmuş beklenmeden hemen bir özel Çip kiralanır. Çipin ön tarafına, ellerinde, özellikle yabancı sigara yakılmış olarak oturulur,  köye hareket edilir.  Aynı kişileri, bu şekilde birkaç defa daha görürsünüz. Bir hafta, on gün sonra para suyunu çekmiş, hava atmanın zamanı geçmiş olduğundan, artık bu gençleri kamyon kasalarında, minibüs kanepelerinde otururken; hatta İstanbul iskarpinleri atılmış olarak yollarda yayan yürüyerek  pazara (Araç’a) gelirken görürsünüz. Bunu bir aşağılık duygusu veya gösteriş merakı olarak kabul edin veya etmeyin; ama ailenin ve toplumun bir davranış alışkanlığı veremediğini kabul etmek zorundasınız. (*) (köyde, Asfalt yola Şose derler)

 



                                      

 

  KÖY HAYATI                                   


 Köy hayatı oldukça farklıdır. Şu anda oldukca şehirlere uygun bina ve yaşayış olmasına rağmen, 30-40 yıl öncelerine kadar fakirlikten de öte, alışılmışlığın ve medeniyetten istifadenin az oluşundadır. Osmanlı döneminden, o günlere kadar bu köyler devlete devamlı harbetmek üzere asker gönderdi. Her haneden birkaç şehit ve gazi var. Bazen öyle zamanlar olmuş ki, köylerde yaşlılardan başka erkek kalmamış, işlerin tamamı kadınlar tarafından görülmüş. Hatta, İstiklal Harbi sırasında İnebolu’ya askeri malzemeleri kağnılarla kadınlar götürmüş.   Bu sıradaki köy hayatının bazı kesitleri de anlatmak istiyorum.

 

 Dış giyim “Şayak” denilen kalın, kıldan yapılmış yerli kumaş kullanılırdı. İç giyim, tamamen kadınların kendi dokudukları ketenden yapılma ince kumaştan oluırdu. Kim derdi ki, bu dokumalar şimdilerde bütün dünyada aranan kumaş olacak, bunu yapabilenler de azalmış bulunacak.

 

 

 

Tuvaletlerin alt bölümleri açık olur, aşağıya düşen pisliğin sesi dışardan geçenlerce de duyulurdu.  Kışları, alttan gelen soğuk sebebiyle tuvalete gitmek  mümkün olduğu kadar geçiktirilirdi.  

Işık olarak, “idare” kullanılırdı. Şimdilerde kullandığımız plastik  huninin tenekeden yapılmış şeklini düşünün. Bunun ağız kısmını kapatarak, ters çevirirseniz “idare”yi yapmış olursunuz. Bunun kenarına elle tutmak için bir de kulp ilave edin.Geniş alt kısmına gaz yağı veya ispirto konur, dar boğazdan “fitil” dediğimiz özel örülmüş kalın bir ip aşağıya sarkıtılır. İp içerdeki yağı emer, yukarıya doğru çeker. Fitili  ateşlerseniz kandil gibi az ışık veren enerji menbaını elde etmiş olursunuz.

Daha sonraları çıkan “Lüküs” herkesin kullandığı bir ışık olmaktan çok, ismi gibi lüks bir aletti. Gelen misafirler için her evde Gaz Lambası bulunurdu. Her zaman yakılmaz, evin büyüğü istediği zaman yakılırdı. Her sabah, Gaz Lambalarının kirlenen camlarının temizlenmesi, biz çocukların zevkle yapmak istediği veya seyrettiği işti. Dışarda gazla yanan fener kullanılırdı.

 

 

FENER 

 

Çoğunlukla, oturduğumuz odalarda ışık yakılmaz, odanın köşesinde yanan ocaktaki cam kütüklerinin çatırdayan ve rakseden alevlerinin ışıkları kafi görülürdü. Gece dışarı çıkan veya tuvalete giden, ocağın kenarına yığılmış “çıra” dediğimiz reçinesi oldukça fazla özel Çam parçacıklarını ocaktan yakar, onun mis gibi çam kokan rahiyasına karışan is kokusunu  almak zorunda kalırdı. Köyümüzün suyu olmadığı için, gelin ve kızlar, 3 km aşağıda akan dereden yayıklarını doldurup, bu ağır yükleri sırtlarında yokuşu çıkarlardı. Bu onların gündelik, adiyattan işleri olduğundan yerinmezler, aralarında gülüşerek, konuşarak yağmurlu günlerde çamurları yara yara evlerine dönerlerdi.  gördükçe üzülürdüm.  Köyü Şoseye bağlayan 2 Km yol, köye çıkan arabaların derin izlerini suların doldurduğu bir çamur deryası idi. Köye her gelişimizde amcamlara ve komşulara bu yola herkes üç-beş kağnı maloz atsa, yolun düzeleceğini söylediğimiz halde, onlarda gördüğümüz umursamazlık ve senelerin verdiği alışkanlığa hayret ederdim.  Köylü gerek çift sürerken, gerekse İlçeye giderken, Hayvan derisinden yapılmış çarık giyerdi. Çarık yapmak ayrı bir sanattı. Çünkü, deri sertleşirse ayağı hırpalardı. Bu sebeple derinin inceltilmesi önemli idi. Ayrıca çarığı bağlamak için deriden (Sırım) kesilirdi. Bu çarığı bağlayan iplerdi.  Köyde en iyi çarığı amcam yapardı. 1950 lerde çıkan lastik ayakkabılar lüks idi. Çiftte, yolda giyilmezdi. Dış yüzleri parlayan lastik ayakkabıların en iyiisi “Cizlevet” marka olandı. Hiç unutmam, Amcam Dedemle beraber Araç’a karpuz satmaya giderken yolda çarıklarını giyer, Araç’a girişteki köprüye gelince haybedeki Cizlavet Lastikleri giyer, çarıkları heybeye koyardı.

  

 

 

 

Dedem, Yemen’de askerlik yaparken gördüğü Karpuz ve kavunun çekirdeklerini almış, köye dönerken getirmiş. Orada öğrendiği şekilde  ekerek yetiştirmiş. Karpuz, kıraç olan arazilerimizi sevmiş, güzel mahsul vermiş. Dedem de ilk defa Araç bölgesinde Karpuz yetiştirip, satan kişi olmuş. Haftanın her Cuma günü Araç’ta kurulan pazara gider, Karpuz satardı. “Seyin Ağa” nın (1) karpuzları Pazaryerinin belli bir yerinde satılırdı.      Dedem, çevre köylerin en iyi bal yetiştiricisi idi. Karakovan denilen, arının içi boşaltılmış kütükleri kovanlara yaptığı bal emsalsiz olurdu. Bu durumda balın petek kısmını da arı kendi yaptığı için değerli olurdu. Babam, Nahiye Müdürlüğü görevi sırasında görüştüğü Ziraatcıların anlattıklarına uyarak dedemin arılarına fenni kovan ve hazır petek koymak istedi. Dedem direndi ise de, bir kısmının böyle yapılmasına razı oldu. Babamın fenni kovanlarının yarısı söndü (2) .

 

 

(1) Hüseyin, bölgede “Seyin” diye söylenir.

(2) “Söndü” tabiri arıcılıkta arının kovanı terketmesi anlamına gelir.

 

 


 

 

 

AMCAMIZ, SULTAN ABDULHAMİD’in BAŞ VEZNEDARI



       Annemin anlattıklarına göre, Osmanlı döneminde AŞAĞI OBA (Munay) köyü önemli bir yere sahip. Sultan Abdulhamid’in Baş Veznedarı Munay köyünden Halil Bey. Köyüne oldukça yardımcı olmuş. Araç’ın Merkezinde, Veznedar Sokakta bulunan ve moloz taştan harçla yapılmış olan caminin kitabesine göre; 1916 yılında Baş Veznedar Halil Bey tarafından yaptırılmış.  
 ARAÇ Veznedar Camii Mihrabı Araç mermerinden yapılmış, kâgir minaresi var. Halil Bey, Caminin vakfiyelerini de yaptırmış. Hatta, annemin anlattığına göre, ilerde yıkıldığında tekrar yapılabilmesi için temellerine altın lira koymuş.. Ne derece doğrudur bilmiyoruz. Bilindiği gibi bu çeşit rivayetler halkımıza hoş geliyor.. 

Sultan tahtan indirilince de, Veznedar Halil Bey ailesi ile birlikte İstanbul’dan köyüne gelerek yerleşmiş. Ancak, çok büyük bir serveti olmadığı anlaşılıyor.

  Image Hosted by ImageShack.usARAÇ YAYLALARININ VİDEOSU 

İşte bu Sultan Veznedarı Halil Bey benim Annemin Amcası oluyor. Hanımı ile köye gelmişse de, İstanbul hanımefendisi olan karısı köye alışamamış. Veznedarın ölümünden sonra İstanbul’a taşınmış. İki kızı ile Üsküdar tarafında oturduğunu, köyden gidenleri de pek kabul etmediğini rahmetli annem anlatırdı.

 

                          

 

Anneannem, genç yaşında kocasının Çanakkale’de şehit olması üzerine 4 çocukla dul kalmış.Köylerde çoklukla olmasına rağmen, yeniden evlenmeyerek, kendisini çocuklarına adamış. Okuma-Yazma bildiği için çevre köyler de dahil, bölgenin kadınlarına Hocalık yaparmış. Cenazeleri yıkar, mevlit ve Kur’an okur ama ücret almazmış.  

 
 

 

Abdülhamit’in tahtan indirilişi ile köyüne dönen Veznedar Halil Efendiye de hiçbir karşılık almadan bakmış. Cihan Harbi ve İstiklal Harbi sırasında büyük sefalet çekmişler. Köyün erkekleri Harbe gitmişler, çifti-tarlayı kadınlar yapmak zorunda kalmış. Cumhuriyetin kuruluşu onlara biraz ferahlık vermiş, fakat dağlarda gezen eşkıyaların sık sık ellerindeki ekmek ve katığı almaları köylüyü zora sokarmış.Bu sıkıntılara rağmen Kocasının Şehit aylığını, şehadet bedeli  olur diye almamış.

 

 SOLDA ÖNDE  KASTAMONU  LİSESİ Anneannem okulun ve okumanın önemini çok iyi bildiği için çocuklarını okutmuş. Büyük oğluna Kastamonu’da Liseyi bitirtmiş. Annemi hem Kur’an okulunda hem de Cumhuriyet kurulunca İlkokulda okumuş.  Bu, O zaman bir köylü kadını için çok büyük bir fikir ve fedakarlık olsa gerek.

 

 



AMCAM AHMET DELİGÖZ

Amcam Ahmet Deligöz, askerliğini Jandarma Onbaşısı  olarak yaptığı Van-Özalp kazasında başından geçen 33 kişinin kurşuna dizilmesi hadisesini bana anlatmıştı. Söylediğine göre, hiçbir mahkeme kararı olmadan bir köyden toplanan 33 kişiyi bir derenin kenarında kurşuna dizmişlerdi. Kurşuna dizen askerler arasında amcam Ahmet Deligöz de bulunuyordu. Ben önce buna inanamadım, ancak daha sonra yaptığım araştırmada böyle bir hadisenin CHP döneminde Mustafa Muğlalı isimli Paşa tarafından yapıldığını, daha sonra DP döneminde Meclise de intikal ettiğini öğrendim.



33 KİŞİNİN KURŞUNA DİZİLMESİ



      Evet, 33 kişi hiçbir karar olmadan, emirleri kanun olan kumandanların emriyle Van’ın Özalp İlçesinde bir şafak vakti kurşuna dizildiler. Bu, CHP döneminde, adalet ve hakkaniyet yerine, zulüm ve şahsi  kararların geçerli olduğunu gösteren çok trajik bir olaydı, Bu hadisenin şahidi olarak amcamdan dinlediklerimi anlatmak istiyorum. 

 
 

 

Hadise Van’ın İran hududuna yakın olan Özalp İlçesinde geçer.  İran-Türkiye hududunda bulunan bir köyde oturan Misto isimli bir ağa vardır. İran tarafında oturmasına rağmen Misto Ağa Türk asıllı. Misto Ağa tek kızını Türk tarafındaki bir köye gelin olarak verir.

İran-Türk sınırında devamlı hayvan hırsızlıkları olmaktadır. Misto Ağa’nın da yüzlerce koyunu Türk tarafından gelen hırsızlar tarafından çalınır. Misto Ağa, Van valisine müracaat ederek, koyunlarının bulunmasını ister. Cevap verilmeyince de müracaatını tekrarlar. Yine cevap alamayınca, adamları ile sınırı geçip, Özalp İlçesini basar, bulduğu koyunları alıp-gider.

Bu hadise üzerine, Misto Ağa’nın kızının gelin olduğu köyün erkekleri, Ağaya yardım ettikleri iddiası ile tevkif edilip, mahkemeye verilir. Yapılan muhakeme sonunda köylüler beraat edilip, serbest bırakılırlar.



                                          MUSTAFA MUĞLALI PAŞA 



   O bölgenin askeri Komutanı Meşhur Paşalardan Mustafa Muğlalı’dır. Paşa, bu beraate çok kızar ve bu adamların toplanıp, kurşuna dizilmesi için emrindeki Jandarma Komutanına emir verir. 

 
 

 

Haber, CHP nin Umumi Müfettişi olan Avni Doğan’a intikal ettirilir. Avni Doğan acele Vana gider ve Muğlalı Paşa ile görüşür. Van Valisi Hamit Bey’in de bulunduğu toplantıda Paşa, “ Sizi alakadar etmeyen bir konu” diye Avni Doğan’ ın talebini reddeder.

Bir şafak vakti Jandarmaların köyden topladığı 33 kişi dere kenarında kurşuna dizilir.

Hadise halktan gizlenir. Köydeki akrabaları ve duyanlar da korkularından hiçbir yere müracaat edemezler.  Kurşuna dizilenler arasında Aydın tarafında askerliğini yapmakta iken, o gün köyüne izinli gelen bir asker de vardır. Askerin Aydındaki birliği, izin tecavüzünden dolayı hakkında Özalp Askerlik Şubesine yazı yazarak, yakalanıp gönderilmesini ister.

Özalp Askerlik Şubesi Başkanı olay Albay, Muğlalı Paşa’nın baskısına rağmen durumu Aydın’daki birliğe resmi yazı ile bildirir. Böylece 32 vatandaşın kurşuna dizilme hadisesi resmi kayıtlara geçer.   Sonradan yapılan soruşturmada 32 kişinin kurşuna dizilmiş oldukları anlaşılmaktadır, 33. ncü kişi ise, bu kişiler öldürülmeye sevkedilecekleri anda Yüzbaşı Vahdet Yüzgeç’in müdahalesi üzerine, Türk askerinin kadına kurşun atmayacağı gerekçesi ile, serbest bırakılmış olan Mehmet Mısto’nun Türk uyruğundaki kızı Zühre’dir. Durum askeri hiyerarşi içinde Hudut Tabur Kumandanlığından 266. Alay Kumandanlığına ve oradan da Tümen, Kolordu Kumandanlıkları yolu ile ve ayrıca Şükrü Tüter tarafından telefonla 3. Müfettişi Mustafa Muğlalı’ya ve O’nun tarafından da şu tezkere ile Kurmay Başkanlığına bildirilmiştir.  

   
Bu vatandaşları kurşuna dizen birliğin içinde Amcam da olduğu için bana doğruları anlatmıştı. Hatta askerin alınmasında onu kurtarmak istediğini, ancak muvaffak olamadığını da söylemişti. Kurşuna dizme hadisesinde de “hiç kimseye bir tek bile kurşun atmadım. Kurşunları boşa sıktım. Vebale girmek istemedim” demişti.

 

Böyle bir hadisede Devletin anlayışını görmek için şu iki haberi okumak yetiyor:

1- Hadisenin konuşulduğu, ama soruşturulamadığı tek parti döneminde Erzurum’a gelen milli şef İsmet İnönü’nün şöyle söylediği iddia edilir: “Muğlalı Doğu’nun kralıdır. Ben, onun burada bulunması sayesinde rahat uyuyorum.” 2- Van Özalp’ta 61 yıl önce 33 kişiyi kurşuna dizerek öldürmekten 12 Nisan 1952′de idam hükmü giyen ve dosyası temyizde iken 11 Aralık 1951′de cezaevinde  ölen dönemin 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Mustafa Muğlalı’ya “iade-i itibar” yapılacağı yönünde 28 Şubat 2004′te Genelkurmay Başkanlığı’nca açıklama yapılırken, Özalp Jandarma Sınır Tabur Komutanlığı’na “Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası” adı verildi
    Bu konuda geniş bilgi almak, özellikle olayı 1958 tarihli Meclis Tahkikat Komisyonu raporundan  öğrenmek isteyenler şu siteye başvurabilirler:

     http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=6&ArsivSayfaNo=4